16 Nisan 2013

Bir takım yazılar/2

Ülkeye bir yabancı gelse, franchising'in en başarılı uygulaması olarak göreceği ancak hepsi birbirinden bağımsız olan Dostlar Kıraathanesinin Maltepe şubesinde, yeşil renkli, ses emisyonunun mihenk taşı olan masa örtüsüne, vücudundan arta kalan 2 bileğini de sermişti, uzunlamasına.

Hayali bir ıstakanın, hayali 2 ucunda konumladığı bileklerine bakarak düşüncelere dalmıştı yine. İntihar için bileklerini kesen insanları düşündü, ona göre ölmek zekice bir kaçıştı ancak bileklerini keserek ölmeyi tercih etmek bu kaçışın en aptalca yollarından biriydi.
Vücudundaki kanın bitmesi ile gelen ölümü düşününce kanı çekildi.
Kafasını kaldırdığında pencerenin önünden geçen çocukluk aşkı ile çarpıştı bakışları. Kan yeniden dolaşmaya başlıyordu vücudunda. Çocukluk aşkı da denemez aslında, o kadar çok insana aşık olmuştu ki onları çocukluk, gençlik, yaşlılık v.s diye birbirlerinden ayırmak imkansızdı. Hatta yaz aşkı bile Grönland yazı kadar uzun sürüyordu. Dostlar'ın görüş açısı sona erdiğinde tekrar bileklerine geri dönmüştü bile.

Orada öylece saatlerce oturdu. kahve kalabalıktı, böyle kahveleri çok seviyordu, çayçı, kahve boşken geldiğinin 4 katı kadar uzun sürede geliyordu yanına, dünyanın en kaçışsız sorularından biri ile; "abi çay veriyim mi?".  Böyle çaycılar bileklerini keserek intihar etmeliydi ona göre, hatta bir mağazaya girdiğinde ona yanaşıp; "ne aramıştınız?" diye soran kurumsal adıyla "satış sorumlusu" ile karşılıklı bileklerini kesmeliydiler.
Cüzdanına gözünü dikmiş çaycıyı başından savmanın en iyi ve etkili yolu o çayı almaktır. Aldı.

Bileklerine baktı.

Akşam olduğunda artık çay içecek mecali kalmamıştı. tek kelime bahşiş bırakmadan çıkıyordu yine bir kahveden. Kimseyle konuşmamak bir zamanlar yapabileceği en zor şeyken son 3 senedir kelimeleri dilinin altında saklıyordu, kalbini koruyan hapın hemen yanında....

Ölümü mantıklı bulan bir adamın dil altı hapı ile dolaşmasının ne kadar da utanç verici olduğunu düşünüp utanırken elleri ağrıyan alnını ovalamaya gitti, gözleri hala bileklerindeydi.



15 Nisan 2013

Bir takım yazılar/ 1

Ben bazı geceler bazı yazılar yazıyorum. cep telefonumun ışığında cep telefonumun not defterine kaydedip yarım yamalak bırakıyorum daha sonra. arkadaşlarıma okutmaya çabaladıkça farkettim ki paylaşmak istiyorum onları da.

Zaten neyi paylaşmak istemiyoruz ki artık? milenyumdan sonra, daha az özel hayatımız, daha çok anlatımız olmaya başladı. Gün geçtikçe de artarak ilerliyor bu durum.
Lanet twitter geldiğinden beri seçmeden paylaşmaya da başladık zaten. artık her şeyimiz 140 karaktere sığabiliyor. her neyse işte bundan sonra buraya da yazacağım sanırım. blog okuyan insanlara daha fazla saygısızlık yapmayayım.
ancak, noktalama işaretlerine dikkat ettiğimde yazıdan uzaklaştığım, dikkatim parçalandığı için noktadan sonra büyük harfle başlamayı bile umursamıyorum haberiniz olsun.

O gün yine kars'a hiç gitmemiş bir insan olarak, kars'ın soğuk rüzgarını, okuduğum bir romanın sıcak yazarının seçtiği kelimelerle gözlerimde hissediyordum. O gün yine yüreğimdeki buzlar çözülmemişti ve ben yine çayımı 4 şeker atıp karıştırdıktan hemen sonra unutmuştum, sanırım çayım da unutulmanın verdiği acı ile 4 şekeri eritip kendini soğumaya bırakmıştı.

Unutulmak böyledir, kendini soğumaya bırakırsın.


Panjur bir evde içeriye giren güneş ışınlarının gelişi güzel değil de daha karizmatik bir şekilde yayılmasını sağlamak için vardır. Diğer bir deyişle panjur güneşi hizaya sokar, panjur güneş ışınlarına şekil verir. El yapımı, insan icadı panjur, devasa güneşin etkisini kafasına göre ayarlar, o istemezse güneş gibi muhteşem bir enerji bile boyun eğmek zorundadır.

Uzakta olmak böyledir, yeri gelir çakmakla eriyecek panjurlar güneşe sözünü geçirir.

O gün yine sigaramla oynuyorum, buruş buruş camel soft paketinde yine buruş buruş 7 adet sigara kalmış. her birine 3'er saat versem yine bir günü tutturamıyorum. O gün yine, kömür gibi sigaramın, ruh gibi dumanını, panjurun izin verdiği kadar güneş ışığına püskürtüyorum, emekliye ayrılmış bir ejderha gibiyim o gün yine.

Yaşlanmak böyledir, eğlenmek bile hüzün verir insana.

Ağzımdan yuvarlak dumanlar çıkarmayı öğreneli henüz 6-7 sene oluyor. insan böyle şeyleri öğrenmek, yapabilmek istiyor. Ağzından çıkanı gözü görsün istiyor. en azından ben, bazen kendimden öyle sıkılıyorum ki, oturup sigaranın dumanını izliyorum. E arada aksiyonların olması insanı sevindiriyor tabi. Sigara dumanını izleyecek kadar sıkılmamalı insan. ben sıkılıyorum o gün yine.

Yalnızlık böyledir, gidenin arkasından bakarak geçer tüm zamanların.

24 Aralık 2012

Yılmaz Erdoğan Gibi Şiir Yazmak

Blogun saçmalama çıtasını kat kat arttırmağa (oruç aruoba) başladığım bu günlerde, içimden sizlere yılmaz erdoğan gibi şiir yazmak geldi. biraz da bulaşık detarjanı koklamış olabilirim gerçi. neyse işte.
kişiselleştirmenin tavan yaptığı bu blogda artık deli gibi her şeyden bahsedebilirim, önceden uyarayım da sonra küfür etmeyin. Gerçi sen bizi bilirsin, hadi eyvallah.

bizi bilirsin
dolmuş bekleriz beşiktaşta mütemadiyen
bizi bilirsin ya sen
üşür ellerim ellerinden uzak sanki 15 meridyen

belki de sen binmiyorsun diye kalkmıyor
dolmuşta bir kişilik boş yer kaldı
sen binmiyorsun diye yol almıyor
o küçücük dolmuş, rengi senin gibi sarı

ah bir binsen, binsen keşke
dolmuş dolmuyor be
ah bir gelsen otursan yanıma
sensiz bu dolmuş gitmiyor taksime

Yılmaz gibi Erdoğan